ÖNDER RB
08-12-04, 15:23
'Ne zaman gelecek o büyük gece,
bir elde sustalı, bir elde zincirle,
bekliyoruz sizi Ali Sami Yen'de...'
İnanması güç ama yıllarca Kapalı'nın tam göbeğinde, omuz omuza mektepten kardeşlerimle boğazımızı yırtarcasına bağırdığımız tezahüratlardan birini okudunuz.
Şimdi 'reklam baş artisti' olan, tribün liderlerinin bizlere 'abi' dediği yıllardı.
Ne kombine kart, ne elektronik kapı, vuruşa vuruşa ikiye bölünmüş Kapalı'dan bir fazla koltuk kapmak için geceden başlayan, sabaha kadar süren göğüs göğüse çarpışmaların olduğu, mahalle aralarında Felluce'yi aratmayan görüntülerin yaşandığı dönemdi.
Filistin tarzı bağlanmış atkılar, cepte emanetlerle, gerçek renk aşkıyla mı, delikanlılık gösterisi olarak mı ya da kişilik arayışı mı bilemem ama kesinkes bir kuruş avanta peşinde olmadan, yıllarca tribünde terör estiren grupların 'sarı - kırmızılı' kesiminde yer aldım.
50 kişi omuz omuza verip, sırtımızı birbirimize dönüp 1000 kişiyi Maçka Parkı'ndan tepelerden aşağı sürdüğümüz günlerden bahsediyorum. Yanımda bıçaklanan da gördüm, ciğerlerine yediği zincir sonrası kan kusan da, çarpışmanın tam ortasında en yakın dostumu, kardeşimi hastaneye acile ben omuzlayıp götürdüm.
Şimdi dönüp bakıyorum da nasıl yapmışız tüm bunları, nasıl elimize almışız da atmışız kayaları karşı tribüne?
Şimdi de benzer olaylar yaşanıyor, bence o gün çok daha tehlikeli vuruşmalar oluyordu. Polisin araya girmekten çekindiği, zaferini ilan edecek grubu bekleyip sonra panzeri üstüne sürdüğü günlerden bahsediyorum.
Tüm bunlar renk aşkınaydı. Gerçekten de bir kuruş avanta hiç kimsenin cebine girmezdi. Hatta para toplar, gariban taraftarı maça sokardık. Para bulamazsak kapıları kırardık.
Şimdi iş artık ticarete dökülmüş, kim ne kadar götürüyor bu konuşuluyor.
Aşık olunan, uğruna bıçağın üstüne gidilen tek renk kalmış; yeşil, takımın adı da dolar. Delikanlılık da, taraftarlık da kirlenmiş, bence bitmiş...
Şimdi bu satırları okuyunca o yıllarda yaptığımız bu deliliği savunduğumu zannetmeyin. Aslında günah çıkarıyorum. Biz de aynı hataları yaptık ama para için değil deyip suçumu hafifletmeye çalışıyorum. Günah çıkartıyorum, sizlerden af diliyorum. Gerçekten üzülüyorum geçmişi hatırladıkça.
Çözüm mü?
Herşey baştan kokar, önce tepede düzelir.
Ne demek mi istiyorum?
Size Galatasaray Yönetim Kurulu üyesiyken yaşadığım bir olayı aktarmak isterim, bence tüm cevaplar içinde saklı.
Galatasaray ile birlikte güzel yurdumuzun tüm köşelerine gittim. Bazen kafile başkanı, bazen de sadece yönetici sıfatıyla şeref tribününde bize ayrılan yerlerde maç seyretmeye çalıştım. Seyretmeye çalıştım diyorum, çoğu zaman şeref tribünü bile koltuğunuza oturmakta zorlandığınız bir terör yuvası olabiliyordu. Sorun çıkmasın, kavga etmeyelim diye ayakta maç seyrettiğim çok deplasman maçı vardır. Şimdi içinizden 'sen ağırlığını koyamazsan, devlet ne yapsın?'diyorsunuzdur. Anlatayım. Trabzon'dayız. Lucescu hocamızla şampiyonluğa, üç yıldıza gidiyoruz. Maç günü başkan gelmekten vazgeçmiş. Ali Dürüst valinin yanında oturuyor. Biz de Burak Elmas'la elimizde bilet, konuk takım koltuklarına yöneldik. Bilet üstündeki numaralara bakıp koltuğu bulduk. Doluydu. Oturan kişi kravatlı - ceketli olduğu için görevli zannedip, kibarca: 'Burası bizim yerimiz müsaade eder misiniz?' dedik. Takım elbiseli bey, kafasını kaldırdı, sert bir bakış ve ateş saçan gözlerle 'Ben savcıyım' dedi. Hikayenin devamına gerek yok; bilmem anlatabildim mi?
Sonunu size bırakıyorum. Zaten ne fark eder? Bu ve bunun gibi o kadar çok olay yaşadım ki 32 aylık yöneticilik hayatımda. Şimdi soruyorum, şeref tribününü kontrol edemeyen, düzenleyemeyenler kapalıda neyi becerecekler, neyi düzeltecekler?
İşin doğrusu kapalıdakiler umurlarında bile değil. Kimse 'show' yapmasın.
Ben böyle düşünüyorum. Bana da kimse kızmasın....
ÖZER SARAÇOĞLU-Akşam
bir elde sustalı, bir elde zincirle,
bekliyoruz sizi Ali Sami Yen'de...'
İnanması güç ama yıllarca Kapalı'nın tam göbeğinde, omuz omuza mektepten kardeşlerimle boğazımızı yırtarcasına bağırdığımız tezahüratlardan birini okudunuz.
Şimdi 'reklam baş artisti' olan, tribün liderlerinin bizlere 'abi' dediği yıllardı.
Ne kombine kart, ne elektronik kapı, vuruşa vuruşa ikiye bölünmüş Kapalı'dan bir fazla koltuk kapmak için geceden başlayan, sabaha kadar süren göğüs göğüse çarpışmaların olduğu, mahalle aralarında Felluce'yi aratmayan görüntülerin yaşandığı dönemdi.
Filistin tarzı bağlanmış atkılar, cepte emanetlerle, gerçek renk aşkıyla mı, delikanlılık gösterisi olarak mı ya da kişilik arayışı mı bilemem ama kesinkes bir kuruş avanta peşinde olmadan, yıllarca tribünde terör estiren grupların 'sarı - kırmızılı' kesiminde yer aldım.
50 kişi omuz omuza verip, sırtımızı birbirimize dönüp 1000 kişiyi Maçka Parkı'ndan tepelerden aşağı sürdüğümüz günlerden bahsediyorum. Yanımda bıçaklanan da gördüm, ciğerlerine yediği zincir sonrası kan kusan da, çarpışmanın tam ortasında en yakın dostumu, kardeşimi hastaneye acile ben omuzlayıp götürdüm.
Şimdi dönüp bakıyorum da nasıl yapmışız tüm bunları, nasıl elimize almışız da atmışız kayaları karşı tribüne?
Şimdi de benzer olaylar yaşanıyor, bence o gün çok daha tehlikeli vuruşmalar oluyordu. Polisin araya girmekten çekindiği, zaferini ilan edecek grubu bekleyip sonra panzeri üstüne sürdüğü günlerden bahsediyorum.
Tüm bunlar renk aşkınaydı. Gerçekten de bir kuruş avanta hiç kimsenin cebine girmezdi. Hatta para toplar, gariban taraftarı maça sokardık. Para bulamazsak kapıları kırardık.
Şimdi iş artık ticarete dökülmüş, kim ne kadar götürüyor bu konuşuluyor.
Aşık olunan, uğruna bıçağın üstüne gidilen tek renk kalmış; yeşil, takımın adı da dolar. Delikanlılık da, taraftarlık da kirlenmiş, bence bitmiş...
Şimdi bu satırları okuyunca o yıllarda yaptığımız bu deliliği savunduğumu zannetmeyin. Aslında günah çıkarıyorum. Biz de aynı hataları yaptık ama para için değil deyip suçumu hafifletmeye çalışıyorum. Günah çıkartıyorum, sizlerden af diliyorum. Gerçekten üzülüyorum geçmişi hatırladıkça.
Çözüm mü?
Herşey baştan kokar, önce tepede düzelir.
Ne demek mi istiyorum?
Size Galatasaray Yönetim Kurulu üyesiyken yaşadığım bir olayı aktarmak isterim, bence tüm cevaplar içinde saklı.
Galatasaray ile birlikte güzel yurdumuzun tüm köşelerine gittim. Bazen kafile başkanı, bazen de sadece yönetici sıfatıyla şeref tribününde bize ayrılan yerlerde maç seyretmeye çalıştım. Seyretmeye çalıştım diyorum, çoğu zaman şeref tribünü bile koltuğunuza oturmakta zorlandığınız bir terör yuvası olabiliyordu. Sorun çıkmasın, kavga etmeyelim diye ayakta maç seyrettiğim çok deplasman maçı vardır. Şimdi içinizden 'sen ağırlığını koyamazsan, devlet ne yapsın?'diyorsunuzdur. Anlatayım. Trabzon'dayız. Lucescu hocamızla şampiyonluğa, üç yıldıza gidiyoruz. Maç günü başkan gelmekten vazgeçmiş. Ali Dürüst valinin yanında oturuyor. Biz de Burak Elmas'la elimizde bilet, konuk takım koltuklarına yöneldik. Bilet üstündeki numaralara bakıp koltuğu bulduk. Doluydu. Oturan kişi kravatlı - ceketli olduğu için görevli zannedip, kibarca: 'Burası bizim yerimiz müsaade eder misiniz?' dedik. Takım elbiseli bey, kafasını kaldırdı, sert bir bakış ve ateş saçan gözlerle 'Ben savcıyım' dedi. Hikayenin devamına gerek yok; bilmem anlatabildim mi?
Sonunu size bırakıyorum. Zaten ne fark eder? Bu ve bunun gibi o kadar çok olay yaşadım ki 32 aylık yöneticilik hayatımda. Şimdi soruyorum, şeref tribününü kontrol edemeyen, düzenleyemeyenler kapalıda neyi becerecekler, neyi düzeltecekler?
İşin doğrusu kapalıdakiler umurlarında bile değil. Kimse 'show' yapmasın.
Ben böyle düşünüyorum. Bana da kimse kızmasın....
ÖZER SARAÇOĞLU-Akşam