Edebiyat dünyası yasta Attila İlhan'ı kaybettik...
Edebiyat dünyasının önemli isimlerinden olan Attila İlhan vefat etti. Bir süre önce rahatsızlığı nedeniyle köşe yazarlığını bırakan İlhan, dün gece evde hayatını kaybetti.
Ünlü şair ve yazar Attila İlhan, 50 yılı aşkın süreyle Türk edebiyatına şiir, roman ve deneme gibi eserleriyle hizmet verdi.
Maçka'daki evinde 80 yaşında vefat eden İlhan, ''Ben Sana Mecburum'', ''Ayrılık Sevdaya Dahil'' gibi ünlü şiirleriyle edebiyatla ilgilenen, ilgilenmeyen geniş kitlelerin gönlünü kazandı.
Ünlü oyuncu Çolpan İlhan'ın ağabeyi İlhan, İzmir'in Menemen ilçesinde 1925 yılında doğdu.
Attila İlhan, ilk ve orta öğreniminin büyük bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı bölgelerde tamamladı.
İzmir Atatürk Lisesi 1. sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 yılında 16 yaşındayken tutuklanan İlhan, okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kalan İlhan, 2 ay hapiste yattı. Attila İlhan, ''Türkiye'nin hiçbir yerinde okuyamayacağına'' dair belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. İlhan, Danıştay kararıyla 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi'ne yazıldı.
Attila İlhan, lise son sınıftayken ''CHP Şiir Armağanı''nda ''Cebbaroğlu Mehemmed'' şiiriyle ikincilik ödülünü pek çok ünlü şairi geride bırakarak aldı.
Daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydolan İlhan'ın, bu yıllarda ''Yığın ve Gün'' gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlanmaya başladı. İlhan, 1948'de ilk şiir kitabı ''Duvar''ı kendi imkanlarıyla yayınladı.
1949 yılında üniversite ikinci sınıftayken ''Nazım Hikmet'i kurtarma hareketine'' katılmak üzere ilk kez Paris'e giden İlhan, 1951 yılında ''Gerçek'' gazetesinde bir yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayınca yine Paris'e gitti.
Yurda döndükten sonra Hukuk Fakültesi'ne devam eden, ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bırakan İlhan'ın sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde 1953'te Vatan Gazetesi'nde sinema eleştirileri yazmasıyla başladı.
Sekiz yıl İzmir'de kaldığı dönemde ''Demokrat İzmir'' gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüten İlhan, 1973'te Bilgi Yayınevi'nin danışmanlığını üstlenerek Ankara'ya taşındı.
Başkentte 1981 yılına kadar kalan İlhan, ''Fena Halde Leman'' adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul'a yerleşti. Burada gazetecilik serüvenine Milliyet ve Gelişim Yayınları ile devam eden İlhan, bir süre de Güneş ve Meydan gazetelerinde yazılar yazdı.
Attila İlhan, 1996 yılından itibaren de köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesinde sürdürdü.
-ESERLERİ-
''Sekiz Sütuna Manşet'', ''Kartallar Yüksek Uçar'' ve ''Yarın Artık Bugündür'' gibi beğenilen dizilerin senaryosunu da yazan İlhan, ayrıca Ali Kaptanoğlu adıyla ''Şoför Nebahat'', ''Yalnızlar Rıhtımı'', ''Devlerin Öfkesi'' gibi filmlerin senaryo yazarlığını yaptı.
Attila İlhan'ın şiir, roman ve gezi notları ve deneme türündeki bazı kitapları da şunlar:
''Duvar'', ''Sisler Bulvarı'', ''Ben Sana Mecburum'', ''Böyle Bir Sevmek'', ''Ayrılık Sevdaya Dahil'', ''Kurtlar Sofrası'', ''Sırtlan Payı'', ''Fena Halde Leman'', ''Abbas Yolcu'', ''Hangi Sol'', ''Faşizmin Ayak Sesleri'', ''Batının Deli Gömleği'', ''Yanlış Erkekler Yanlış Kadınlar'', ''Allah'ın Süngüleri''.
AN GELİR ATTİLA İLHAN ÖLÜR
An gelir
Paldır küldür yıkılır bulutlar
Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
O eski heyecan ölür
An gelir biter muhabbet
Çalgılar susar heves kalmaz
Şatârâbân ölür
Şarabın gazabından kork
Çünkü fena kırmızıdır
Kan tutar / tutan ölür
Sokaklar kuşatılmış
Karakollar taranır
Yağmurda bir militan ölür
An gelir
Ömrünün hırsızıdır
Her ölen pişman ölür
Hep yanlış anlaşılmıştır
Hayalleri yasaklanmış
An gelir şimşek yalar
Masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
Direkler çatırdar yalnızlıktan
Sehpada pir sultan ölür
Son umut kırılmıştır
Kaf dağı'nın ardındaki
Ne selam artık ne sabah
Kimseler bilmez nerdeler
Namlı masal sevdalıları
Evvel zaman içinde
Kalbur saman ölür
Kubbelerde uğuldar bâkî
Çeşmelerden akar sinan
An gelir
-lâ ilâhe illallah-
Kanunî süleyman ölür
Görünmez bir mezarlıktır zaman
Şairler dolaşır saf saf
Tenhalarında şiir söyleyerek
Kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
Saatli bir bombadır patlar
An gelir
Attila ölür
********************************************
Haberi görünce çok üzüldüm.Usta şair ve yazar kimliğinin yannda gerçek bir aydın ve gerçek bir vatanseverdi.
Allah rahmet eylesin.
Serkan1905
11-10-05, 13:18
Gercekten bir vatanseverdi kendisi. okuyunca üzüldüm.
Allah Rahmet Eylesin, Mekanini Cennet Eylesin.
Allah Rahmet Eylesin, günahlarini affetsin :(
Leotheking
11-10-05, 14:05
Turkiye büyük bir değerini yitirdi. Allah rahmet eylesin... :(
UmBeRtO GS
11-10-05, 14:17
Allah rahmet eylesin, büyük Usta'nın toprağı bol olsun
Attila İlhan hiçbir zaman batıdan ödül almak için ulusunu kötülemedi , konferanslar düzenlemedi , aksine şiirleri ve yazılarıyla Türk dilini ve Türk ulusunu daima yüceltti...
Artık aşağıda ağıt yazdığı M.Kemalinin yanında...
Güle güle büyük usta...
MUSTAFA KEMAL
dağ başını efkâr almış
gümüş dere durmaz ağlar
gözyaşından kana kesmiş gözlerim
ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar
ağlar ağlar cihan ağlar
mızıkalar iniler ırlam ırlam dövülür
altmış üç ilimiz altmış üç yetim
yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer
her geçen seni bizden parça parça götürür
mustafa'm mustafa kemal'im
. . .
Allah rahmet eylesin ne yazık ki onun gibiler giderek azalıyor Türkiye'de..
Serkan1905
11-10-05, 21:17
Galatasarayliymis kendisi. sasmadim degil.
topragi bol olsun.
Resmi Siteden (bilhassa son paragrafi dikkatle okumanizi tavsiye ederim):
http://www.galatasaray.org/detay.asp?PID=1094&HID=1&haberID=290503
Vefat ve Başsağlığı: Attila İlhan’ı Kaybettik
Türk edebiyatının önemli isimlerinden, şair ve yazar Attila İlhan’ın dün gece geç saatlerde hayatını kaybettiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Merhuma Allah’tan rahmet, kederli ailesine ve Türk edebiyat camiasına başsağlığı dileriz.
Galatasaray Spor Kulübü İletişim Koordinatörlüğü
Attila İlhan Kimdir?
15 Haziran 1925'te Menemen'de doğdu. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfıntayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nâzım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 Şubat'ında, 16 yaşındayken tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. İstanbul Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlanmaya başladı. 1948'de ilk şiir kitabı Duvar'ı yayınladı. 1949 yılında, politik nedenlerle ilk kez Paris'e gitti. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan bir çok karakter ve olaya temel oluşturdu. 1950'li yılları İstanbul - İzmir - Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini yavaş yavaş Türkiye çapında duyurmaya başladı. Daha sonra İstanbul'da gazetecilik serüveni Milliyet ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür gibi beğenilen dizilerin senaryosunu da yazan Attila İlhan, son olarak bir televizyon programı yapıyordu.
Merhum Attila İlhan’ın Kasım 2003 tarihli, Galatasaray Dergisi’nin 16. sayısında yayınlanan röportajını yayınlıyoruz:
Attila İlhan’ın Galatasaray’ı
Az çok hepimizin hayatından bir Attila İlhan şiiri geçmiştir belki ama onun nasıl bir Galatasaray sevdalısı olduğunu bilmeyenlerimiz olabilir. Yakın bir zamana kadar rahat bağıramadığı için maçlara gizli gizli giden İlhan, hala gündemi sıkı bir taraftar olarak takip ediyor. Edebiyat dünyamızın bu yaşayan çınarından kendi deyimiyle Galatasaray’ın geçmişte nasıl bir ‘hicran’ olduğunu ve bitmeyen Galatasaray şiirini dinledik.
Siz Karşıyakalı olarak da tanınıyorsunuz ama okurlarımız, nasıl Galatasaraylı olduğunuzu merak edeceklerdir...
1930’lu yıllarda aramızda bir adet vardı. Herkes bir şehirden takım tutardı. İzmir’de Kaf Sin Kaf’lıydık. Ama İstanbul’dan da bir takım tutmamız lazım geliyor çünkü o zaman Türkiye Ligi yok; ben Galatasaray’ı tuttum. Londra’dan da takım tutuyorduk, oradaki takımım da Arsenal’di. Adet böyleydi o yıllarda. Galatasaray’ı niye tuttuğuma gelince; otuzlu yıllarda bir Fenerbahçe maçında Galatasaray açık farkla yenilmişti.
Güçsüzün yanında olma psikolojisinden mi ne bilmiyorum, sonra ilan ettim, ben bu adamlardan yanayım diye. Sonra bizim Kaf Sin Kaf’lı arkadaşlarla kavga etmeye başladım tabii. Çünkü, sarı-kırmızı renkler aynı zamanda Göztepe’nin de renkleriydi. Bizim çocukların da allerjisi var tabii Göztepe’ye. Onlar da yavaş yavaş alışmışlardı bu duruma. Sürekli Galatasaray’ı düşünüyordum ben ama geldim gördüm ki, kafamda yarattığım imgeyle hiç ilgisi yok burada gördüklerimin. Halkın takımı değildik çünkü. Eyvah dedim kendi kendime, bu adamlar çok alafranga. Bir çare bulmak lazım. İşte o çareyi Gündüz Kılıç bulmuştu.
Daha sonra Gündüz Kılıç’a geri döneceğiz ama niçin halkın takımı değil diye düşünüyordunuz Galatasaray için?
Bilinçli olarak işin içine girdiğimde farkettim ki, Türkiye’de Fransız sermayesinin ve Fransız misyonerlerinin kurduğu bir okulda yetişen çocuklar, aristokrat bir hava içinde böyle bir takım kurmuşlardı. Seyircileri bile farklıydı. Dolayısıyla halka mal olmadığı için de yürümüyordu işler. İşte Gündüz Kılıç’ın başarıları burada çok önemli bir iş yapmıştı. Üç büyük takım içinde üçüncülükten yukarı çıkamıyorduk. Hele 40’lı yıllarda Beşiktaş, hepimizin anasını ağlatıyordu. Üst üste durmadan şampiyon oluyorlardı. Çok iyi hatırlıyorum o günleri. Şeref Stadı’na gidiyoruz ama "Bu inekler gene bizi yenecek, dur bakalım kaç tane yiyeceğiz" diyorduk hep.
Sizin futbolla ilişkiniz nasıl başladı, ne zaman sevdiniz onu?
Şöyle ki. O yıllarda gayri federe kulüpler İzmir’de çok etkiliydi. Bunlardan birinin adı Yıldırımspor’du. Yıldırmspor, yeşil-kırmızı forması olan ve aslında Karşıyaka’nın PAF takımı gibi çalışan bir kulüptü. Oradan çıkan çocukların hepsi birinci takıma geldiler. Tesadüf bu ya, benim evimde Karşıyaka Stadı’nın burnun dibinde. Sabahtan akşama kadar oradaydık. Kısacası tek iştigalimiz top oynamaktı bizim.
Hangi mevkide oynuyordunuz?
Ben kaleciydim hep. Çok seviyordum kaleciliği. Maçlarımız 12’de bitiyordu, 6’da halftaym (devre) oluyordu. Gazozunaydı tabii maçlar. Yalnız kadere bak ki, nasıl İstanbul’da Galatasaray yeniliyorsa, Karşıyaka’da da hep Yıldırımspor yeniliyordu. Bir keresinde kalenin arkasında seyrediyordum maçı. Birden arkadan birilerinin güldüğünü farkettim. Döndüm baktım ki bir takım insanlar beni seyrediyorlar. Çünkü ben olduğum yerde şutu çekiyorum, pas veriyorum, kalecilik yapıyorum... Sahada ne yapıyorlarsa bizimkiler, aynısını ben de yapıyorum. Futbol aşkının başladığı yıllardı işte. Sonra gelip bir de bizim arka bahçede top oynardık. Kocaman maşrapalarla su içtiğimizi hatırlıyorum. O kadar çok susardık ki. Şimdi ne o yalı var orda, ne de onun büyük arka bahçesi.
Bu arada İstanbul’a gidip geliyordunuz herhalde...
Çocukluğumda gelişlerim olurdu İstanbul’a. Ama çok küçük olduğum için pek birşey anlamıyordum İstanbul’dan. Otuzlu yıllarda İzmir’de hali vakti yerinde olan insanlar yaz tatillerini İstanbul’da geçirirlerdi. Yani şimdikinin tam tersine. Babam da her yaz bizi Gül Cemal vapuruyla, ki o aslında iki bacalı bir Transatlantik’ti, İstanbul’a getirir, Yakacık’ta tatilimizi yapardık. Edindiğim izlenimler vardı yalnızca. Birincisi, bu şehir pisti hala öyle. İkincisi, bu şehir karanlık, çünkü siyah ahşap evler karartıyordu şehri. Üçüncüsüyse, bu şehir çok kalabalıktı. İstanbul’u uzun bir süre beğenmedim ben. Hep İzmir’i tercih ederdim. Ama sonra bunun neden olduğunu da buldum. İzmir bir Akdeniz şehri idi. İstanbul ise Balkan şehirlerine benziyordu. Onun için İzmirliler buraya geldiklerinde yadırgıyor biraz.
Işık Lisesi’nden, burada gittiğiniz ilk maçtan bahseder misiniz bize?
Işık Lisesi bildiğiniz üzere Galatasaray Lisesi’nin kardeş lisesiydi. İzmir’den gelmiş biri olarak Galatasaray’ı daha içerden tanımaya başlamıştım. Bülent-Reha Eken kardeşler de oradaydı. Hatta Bülent bizim muallim muavinimizdi. Oturup maçları konuşurduk. İlk gittiğim maç yine Şeref Stadı’nda idi ama şimdi hatırlamıyorum hangi maç olduğunu. Aklım başıma gelip İstanbul’a geldiğimde Işık Lisesi’nde özel izinle okuyordum ben. Solcu diye okuldan kovulmuştum çünkü. Bir sürü macera geçmişti başımdan. Düşünün hapise girmiş çıkmış bir adam buraya geliyor, Galatasaraylı oluyor ama bir bakıyor ki herkes burjuva. Tabii bende müthiş bir hayal kırıklığı. Beşiktaş seyircisine bakıyorum, aslında orda olmam gerekiyor, bana daha yakınlar diyorum ama gel gör ki ben çok fena Galatasaraylı olmuşum. Galatasaray halk nezdinde popüler hale gelinceye kadar bu rahatsızlık devam etti bende. Ama hiç bırakmadım Galatasaraylılığı.
Kimlerle gidiyordunuz maçlara?
Mesela 1960’larda Sadri Alışık’la maçlara giderdik. Başımızdan geçen bir olayı anlatayım sizlere. Bir gün yanımızda Dolapdere’de doğrultmacılık yapan Ermeni bir arkadaşımız, boğazda balıkçılık yapan bir arkadaşımız ve Rum kökenli bir dişhekimi arkadaşımız olduğu halde maça gittik. O yıllarda da adım iyi kötü ortaya çıkmıştı.
Bu Ermeni arkadaşımız da halftaym olunca ekmek arası bişeyler yaptırmaya gitti. Dikkatimizi çekti. Sanki kavga çıkacakmış gibi bir tartışma oluyordu. Biz de dikildik tabii, bakıyoruz. Neyse arkadaşımız elinde ekmeklerle geldi. N’oluyor orada dedik. "Yok be ağabey" dedi. Oradaki o herif var ya, ‘şairdir o adam’ dedi. ‘Ne demek şair, o adam gibi adamdır’ dedim ben de". O kadar hoşuma gitmişti ki bu olay benim. Halkın bakış açısı buydu aslında. Oraya gelmişiz, Galatasaray için avaz avaz bağırıyoruz ama hayır işte; taraftarsın orada.
Türk futbolunun bu değişiminde Galatasaray’ı nerede görüyorsunuz?
Bizim halkımız futbolda başarıyı çok önemsiyor. Çünkü diğer konularda başarısızız. Yani dışarıda kendimizi gösteremiyoruz, bilakis taklit ediyoruz. Futbola dair yenmek yenilmek meselesi söz konusu olunca, bu halkın kulakları dikiliyor. Futbolda hep yeniliyorduk. Ama artık durum değişti. Özellikle Galatasaray değiştirdi bu gidişatı. Futbol anlayışımız değişti. Bakın size fıkra gibi bir hikaye anlatayım. Beton Mustafa, Milli Takım’da iken birgün maç yapacaklar. O zaman antrenör de bir yabancı. Hoca tahtanın başına geçmiş, planlar, şemalar anlattıkça anlatıyor. Bittikten sonra Mustafa bir süre çok düşünceli duruyor. Tercümanın yanına gidiyor ve "söyle ona benim adamım kim?" diye soruyor. İşte biz böyle futbol oynuyorduk. Futbolun kendine göre bir diyalektiği var ve o yıllarda bunu katiyen anlamış değildik.
Toplum olarak futbolu çok sevdik diyebilir miyiz?
Futbolu çok sevdik çünkü, biz ciriti de seviyoruz. Bizim yapımızda grup anlayışı, grup rekabeti var. Futbolun yapısı bizim toplumumuzda karşılığını çok güzel buldu.
Ama gençliğinizin Galatasaray’ı biraz üzmüş sizi galiba?
Ne yalan söyleyeyim. Üzdü vallahi. Bizim çocukluğumuzda yıldız takım Fenerbahçe’ydi. Beşiktaş, ancak kırklı yıllarda çok başarılı bir takım kurarak gündeme gelmeye başlamıştı. Mesela bizim hiç iyi kalecimiz olmuyordu o yıllarda. Turgay gelince kurtardık paçayı. Kendisiyle sohbetimiz vardır. Bir gün Turgay’a "Kaleciler 0-0 giden bir maçın son dakikalarında penaltı atılacağı zaman ne düşünür?" diye sormuştum. Turgay’da "Yapma yahu, çok zor bir soru bu" demişti.
Gündüz Kılıç neyi başarmıştı gerçekte size göre?
Gündüz, o yıllarda Galatasaray’ın üç büyüklerin içinde hatırı sayılır bir yer edinmesine neden olmuştu. Bu seyirci sayısını da çok etkilemişti. Bu da başarıyı etkiledi çünkü, bizim o kibar seyircimiz takımı coşturamıyordu. Bu yeni oluşmaya başlayan taife ise her türlü etkileyebiliyordu sahadaki çocukları. Neticede o kalabalık geldi ve Galatasaray halkın takımı oldu. Galatasaray’ın başarısı Gündüz Kılıç’la başladı derken aslında bunu söylüyorum. Galatasaray’ın dramı da bu şimdi. Artık popüler bir takım var ve bu takım Türkiye’nin takımı. Böyle bir takımı yönetmenin de kuralları daha başka tabii.
Attila İlhan küfrediyor muydu maçlarda?
Elbette ediyordum. Hem de en usturuplusundan. Ayıptır söylemesi ben biraz külhanbeyimdir. Mahallemizden geçen delikanlılarla az çatışmamız olmamıştır yani.
Galatasaray’ı bugün nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu seneyi saymazsan Galatasaray son üç sene içinde çok güzel top oynadı. Renk veriyor. Seyrederken hoşlanıyorsunuz. Eskiden biz bir İngiliz takımıyla oynayacağız ve yedi tane yemeden döneceğiz; böyle birşey yoktu. Şimdi berabere kalınca ‘tüh be’ diyoruz. Buralara getirdiler bizi. Bu çocuklar yaptı bunları. Ve bu çocuklar da halk çocuklarıydı.
Edebiyat dünyasının, aydınların futbolu, sporu pas geçtiğini söyleyebilir miyiz?
Bana sorarsan onlar yabancı. Türk değil onlar. Türk gibi yaşamıyorlar. Kendileri dar bir dünya içinde, birbirlerini yağlayarak, ‘aman sen daha iyisin’ şeklinde, durmadan kafa çekerek yaşıyorlar. Bence bu Türkiye’yle beraber yaşamak falan değil. Ben oralarda katiyen görünmeyen bir adamımdır ama hiç ummadığın bir yerde, bir maçta beni görürsün. Giderim, gizlice seyrederim. Televizyonda programda yaptığım için insanlar şimdilerde daha çok tanıyorlar beni. Ne maçı seyredebiliyorsun, ne de bağırabiliyorsun. Eskiden daha rahattım doğrusu.
Siz hiç futbolu eserlerinizde kullanmayı düşündünüz mü?
Bir keresinde romanlarımdan birinde bir futbolcuyu kahraman yapmıştım. Eski futbolcunun dramı büyüktür, hele biraz tanınmış biri olmuşsa. Bir kez Metin Oktay’ı görmüş ve çok üzülmüştüm. Çünkü Metin çok hassas biriydi. Futbolculukta mankenlik gibi, balerinlik gibi belirli bir yaşa kadar yapılabilen bir meslek. Şöhret oluyorsun ama yaşın otuza geliyor ve birden yok oluyorsun. Hayatın içinden enterasan tipler bunlar. Yanılmıyorsam "Ver elini İstanbul" filminde de Feriköylü bir futbolcuyu oyuncu olarak oynatmıştım. Bu malzemeyi kullanmayı ihmal etmedim ama zaten spor dünyasını ihmal etmemek lazım gelirdi. Edebiyat dünyasının büyük kusurlarından birisi bunların içinde yer almamasıdır, bu malzemeyi pas geçmesidir. Aramızdan futbol oynayanlar da vardı. Samim Kocagöz, Orhan Kemal mesela. Yanlış hatırlamıyorsam Orhan, Adana İdmanyurdu’nda oynamıştı.
Avrupa’da, örneğin İngiltere’de futbol, çok hayatın içinden, sosyal bir faaliyet alanı olduğu için sanatsal ürünler sıkça çıkıyor...
Bizde edebiyatçılar hayatın dışında olduğu için böyle oluyor. Bizim edebiyatçıların bildiği yer Cihangir’dir, Beyoğlu’dur. Saksı da yetişmemek için, yazdıklarının gerçek olabilmesi için elimden ne geliyorsa yaptım ben. Benim yazdığım herşey hayatın içinden geliyor. Aksi bir şey olursa, o dakikada tanır okur. Sen oturup ahkam kesiyorsun. Ömründe maç görmemişsin, maça bok atıyorsun olur mu böyle birşey? Bir kere git o hayatı yaşa, o heyecanı gör. Oğlan yeniliyor diye kendini jiletliyor. Bu beşeri bir aksiyon. Bu bir heyecan, hayatın içinden bir şey. Ama sen bunları bilmiyorsun.
Peki Metin Oktay Galatasaray’ın popülerleşmesinde nerede duruyor?
Metin Oktay’ın da Galatasaray’ın popülerleşmesinde etkisi oldu tabii ama yine Gündüz vardı o takımın başında. Takım ruhu diye birşeyden söz edecek olursak bunu Galatasaray’a getiren isim Gündüz Kılıç’tır diyorum. O zaman hepimiz takımla özdeşleşmeye başladık. Daha evvel öyle birşey olmuyordu. Geçen seneki Fenerbahçe taraftarları gibiydik. Durmadan kötülüyorlardı takımı, hocayı. Biz de durmadan yeniliyorduk be kardeşim yahu. İşte, Gündüz zamanında yenmeye başladık bunları. Gündüz, harp meydanından gelmiş bir isimdi. Zaten öyle olmadı mı, çok dil uzatırlar sana.
Fatih Terim’in de benzer bir tarafı var...
Elbette. Fatih’in de böyle bir yanı var. Fakat Gündüz’ün daha sessiz, daha sakin öfkesini kontrol edebilen bir yanı da vardı. Fatih’in de karizması çok güçlü. Futbolcu üzerinde çok tesirli bir kişilik.
Galatasaray’a dair edebi bir çalışma düşünmediniz mi hiç?
Aklıma gelmedi böyle birşey. Futbolla ilgili bir şiir, roman olabilir belki ama sadece Galatasarayla ilgili bir çalışma oldu mu iş değişir. O zaman Fenerli birinin sizi alıp okuması diye bir şey söz konusu olamaz.
Endüstrileşen futbolu nasıl değerlendiriyorsunuz, gelişmeler sizce doğru yönde mi?
Avrupa’da oynanmakta olan futbolun üzerine doğru gidiyoruz. Onlar yavaş yavaş geriliyorlar. Ayrıca bu yalnız futbolla da ilgili değil. Mesela Avrupa’da son elli yıl içerisinde dünya çapında bir şair de yetişmemiştir. Türk futbolu kurumsallaşıyor. Gaziantep’i, Gençlerbirliği’ni, Denizli’yi seyrediyorum ve haa çocuklar bu işleri öğrendiler diyorum. Amatör zamanlara dair bir nostalji hissediyoruz. Bunu anıyoruz ama biz anıyoruz. Bizden sonra ki çocuklar da bugünü anacaklar. Ve bu gün bu iş profesyonel olarak yapılıyor. Sanıyorum ki şimdi futbolun kendi zevkine varma zamanı. Dan dun futbol yok artık. Düşündüm de, bizim Cici Necdet’li takım bu Galatasaray’ın karşısına çıksa duman olur vallahi. Bir düşünsenize; Beşiktaş’ta Recep göbeği hoplatarak koşardı. Beşiktaş’tan emekli olup bize gelmişti ve hala gol atardı ama şimdi hadi çıkar bakalım oraya göbekli bir adamı.
Galatasaray’ın maçlarına gidebiliyor musunuz?
Şu aralar maça gitmem yasak, çünkü bir enfarktüs geçirdim. Yoksa fırsat buldukça hep gittim maçlara. Televizyondan maç seyretmeyi sevmem ben. Size maç üzerinde ukalalık yapma fırsatı veriyor televizyon. Maç seyretme zevki vermiyor. Durduğunuz yerden ahkam kesmeye başlıyorsunuz; ulan sen oraya çık da göreyim ben bir seni, o topa öyle mi vurulurmuş, böyle mi vurulurmuş! Bekara hanım boşamak kolay tabii.
Vallahi çocuklar, gördüğünüz gibi Galatasarayla ilgili herşeyi takip etmeye çalışıyorum. 78 yaşındayım. Futbolun iyi taraflarından biri de budur işte. Siz gençlerle de konuşabiliyoruz böylece.
Geleceği nasıl görüyorsunuz?
Avrupa’da daha çok kupalar alacağımızı düşünüyorum. Çünkü batı Avrupa’da elle tutulur, belirgin bir gerileme var. O da Batı Avrupa’da ki nüfusun yaşlanmasıdır. Bundan yirmi-otuz sene sonra Alman parlementosunda Türkler dörtte üç oranla temsil edilirlerse şaşmayın. Kaç Avrupa takımında, kaç Türk futbolcu oynuyor bir bakmak lazım. Eskiden böyle şeyler hayallerimizdi bizim. Türkiye, Cumhuriyet olduğu zaman Mustafa Kemal Paşa’nın bize gösterdiği hedef muassır medeniyet seviyesidir. Dikkatinizi çekmek istiyorum. Mustafa Kemal Paşa burada Batı medeniyeti demiyor, çağdaş medeniyet diyor ve bunun nerede olacağı belli olmaz. Bir tarihte batıdaydı, bir tarihte doğuda olabilir. Zaten oraya doğru da kayıyor. Aslında bizim yerimiz de orası. Batıda olamıyoruz bir türlü ama onlarla yarışmamız bizi geliştiriyoruz. Bunu Türkiye’de ilk gösteren kurum futbol olmuştur. İlk defa olarak Türk antrenörleri çağdaş manada topun nasıl oynanacağını öğrendiler ve uyguladılar. Darısı şairlerin başına diyeyim. Galatasaray bu konuda çok büyük işler başardı ve ben bundan gururlanıyorum. Mustafa Denizli ve arkasından Fatih Terim bu gelişmeyi kavradılar ve uygulamaya başladılar. Şimdi arkası da geliyor. Avrupa’da var olmaya başaranlar ilk olarak futbolcularımız olmuştur, aydınlarımızın beğenmediği futbolcularımız.
Allah rahmet eylesin Türkiye çok önemli bir değierini kaybetti ama maalesef Attilla İlhan Semra Hanımın oğlu Ata kadar anılmadı bu mantaliteyle ne kadar gideriz hangi birlik bizi kurtarır bilemiyorum.....
Sosyalizmin ekonomik boyutunu ılımlı bir Türkçülükle birleştiren yegane kişi, aşkın ve yalnızlığın usta tasvircisi ve birçok erkeğin sevdiğine ithaf ettiği unutulmaz satırların yazarıydı.
Türk ulusunun başı sağolsun.